Özel Haber »

Alev Alatlı: Aydınlanma Kutbundan Merhamet Kutbuna Hicret

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın takdimi ile, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri’nin edebiyat dalında ödül alan yazar Alev Alatlı’nın yaptığı tarihi konuşma büyük beğeni topladı.
Alev Alatlı’nın Yaptığı Konuşmanın Tamamı:

Edebiyat alanındaki ödül sahibi Alev Alatlı, kendisinin …

Devamını Oku... »
Makaleler

İslam, İbadet Rehberi, Fıkıh, Akaid, Tefsir, Güncel Yorumlar

Reddiyeler

Batıl Fırkalar, Batıl İnançlar, Bidatlar, Güncel Reddiyeler, Dinler Arası Diyalog

Kültür – Tarih

İslam Tarihi, Osmanlı Tarihi, Padişahlar, Tarihi Arşiv belgeleri, Vesikalar, Mecmua nüshaları

Unutulmuş Sünnetler

Sünnetin Önemi, Günlük Sünnetler, Hilye-i Şerif, Siyer-i Nebi, Riyazü’s Salihin

Boykot Kelimeler

Uydurma, Yersiz, Manasız, Boykot Kelimeler

Anasayfa » Videolar


Kadir Mısıroğlu’ndan Zaman Gazetesi Yazarı Ali Bulaç’a Reddiye

Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç’ın Hilafet hakkındaki görüşlerine Kadir Mısıroğlu 23 Şubat 2013 tarihli konferansında meseleyi izah ederek reddiyede bulundu.

İşte Ali Bulaç’ın mevzu bahis olan köşe yazısının tam metni;

Din ve siyaset

“Din-siyaset ilişkisi”ni nasıl anlamalı? Bu, modern zamanlarda her din mensubunun, özellikle Müslümanların zihnini fazlasıyla meşgul eden bir sorudur.

Geleneksel toplumlarda dinin şu veya bu biçimde mutlaka siyasetle ilişkisi olmuştur. Ya doğrudan din adamları yönetim aygıtını ellerinde bulundurup siyasi mekanizmayı işletmiş veya yöneticiler din adamları zümresinin desteğini alarak yönetimlerine kutsal-aşkın bir meşruiyet bulmaya çalışmışlardır. Japon Shintoizmi’ne göre yönetimin tepe noktasında imparator olmalı, çünkü “güneşin oğlu”dur, kutsallığını ve meşruiyetini buradan alır. Kadim Hind’de en tepede, yönetici sınıf Brahman’ın başından yaratıldığına inanılan din adamları bulunur. Askerler, tüccarlar, çiftçiler ve işçiler tanrısal bedenin daha alt kastlarında bulunurlar. Paryaların herhangi bir kutsal karşılığı yoktur, zira Brahman’ın herhangi bir yerinden yaratılmış değiller. Sasani İran’a göre yönetici Kisra’nın damarlarında “tanrının kanı” akar, tabii ki kral Kisra olacaktır. Roma’da Sezar ve Mısır’da Firavun kendileri tanrılık iddiasında bulunurlar vs.

Din-siyaset ilişkisinde karşılaştığımız modern sorunun temeli Batı’nın geçirdiği trajik tecrübenin ürünüdür. Sanki biz de benzer sorunları yaşamışız gibi, Avrupa’nın devletle yaşadığı sorunlar bizim önümüze de konuyor. Batı-dışı dünyada yöneticiler kendilerini mutlaka dine ve kutsala refere etmişlerdir. Hıristiyanlık döneminde de Katolikliğin etkisindeki krallar ve imparatorlar, meşruiyetlerini Tanrı’nın Hıristiyanlığı korumak üzere papaya verdiği “iki kılıç”tan birini ellerinde bulundurmalarından alıyorlardı. Birini elinde bulunduran papa, ikinci kılıcı cismani iktidarın başına vermişti, bu yüzden devlet kiliseye ve din adamları sınıfına tabi olmalıydı; “krallar Tanrı’nın yeryüzündeki serfleri”ydi.

Kanaatimce tarihte ilk defa İslamiyet, yönetimi ve yöneticiyi kendinden menkul kutsallıklardan tecrit ederek, siyasetin yapımını yönetilenlerin icab ve kabulüne, yani rızaya dayandırdı. Hz. Muhammed (sas) istisnai bir şahsiyetti, O Allah’tan aldıklarını tebliğ ediyor, İlahî koruma altında vahyin fiilî tatbikatını-somut pratiğini gösteriyordu. O’nun dünyadan irtihalinden sonra yerine Hz. Ebu Bekir (ra) ‘seçim’le işbaşına geçti ve ancak biat aldıktan sonra ‘halife’ oldu. İlk zamanlarda ona “Allah’ın halifesi” dendiyse de, o itiraz edip “Ben Allah’ın halifesi değilim, Rasul’ün halifesiyim.” dedi. Hz. Ömer (ra) “Rasul’ün halifesinin halifesi” oldu. Dile ağır geldiği için kısaca yöneticiye sadece “halife, imam veya emir” denmekle yetinildi. Devlet başkanının “Hz. Peygamber’den sonra gelen yönetici” sıfatını kazanması İslam’da teokrasinin teşekkülüne mani oldu. Yazık ki Muaviye’den sonra Emeviler, Bizans geleneği -Jüstinyen’in sıfatı- olan “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi sultan” unvanını aldılar; Osmanlı padişahları da bunu -Zillullah fi’l arz- beis görmeden alıp kullandılar.

Belirtmek gerekir ki, yöneticinin kendisinin halk-yönetilenler tarafından seçilerek başa getirilmesini temel alan hilafet yönetimi -dört halife de böyle başa geldi- her ne kadar ‘teokrasi’yi önlediyse de, yönetimin kendisini laikleştirmedi veya siyasetin yürütüleceği alanın ‘seküler’ olabileceği fikrine kapı aralamadı. Evet, yöneticiler halkın iradesiyle seçilmeli, ‘biat’ adı altında yöneticilerle hukukî-siyasî sözleşme imzalamalı, ancak ister yönetimin ve yasamanın referans alacağı kaynak ister üzerinde mutabakata varılacak sözleşme (biat) hükümleri İslamî bilinen açık hükümlere aykırı olmamalıdır. Bu manada İslam’da yönetimin asli ve sahih karakterinin “Allah’ın muradına ve halkın iradesine dayalı” olduğunu, olması gerektiğini söylemek mümkün.

İncillerde yer alan bir söz Hıristiyan tarihinin açılımıdır: “Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, Sezar’ın hakkını Sezar’a verin.” Bir yerde tanrı Sezar’a hâkimse, orada devlet Kilise’ye bağlıdır, buna “teokrasi” denir: Bir yerde Sezar tanrıya hâkimse, kilise devlete bağlıdır, buna da “Bizantinizm” denir. Bir yerde tanrı ile Sezar birbirlerinden ayrılmışlarsa, orada din/kilise devletten ayrılmıştır. Buna da “laik model” denir.

Bugün dinin siyasetten ayrı olmasını savunan iki ana fikir var: Birini laikler, diğerini “Şeytan’dan ve siyasetten Allah’a sığınırız” sözünü asıl bağlamından çıkaranlar. Bunun kritiğini önümüzdeki yazıda ele almaya çalışacağız.

http://www.zaman.com.tr/ali-bulac/din-ve-siyaset_1351898.html

Etiketler:, , , , , , ,